Sivil toplum kuruluşları, devletin doğrudan üstlenmediği veya bir şekilde yetersiz kaldığı alanlarda filizlenen, kamusal otoritenin sınırlı kaldığı noktalarda sivil insiyatif aracılığıyla, kendiliğinden yükselen seslerdir.
Resmi mekanizmaların dokunamadığı, dokunmakta geciktiği ya da yetersiz kaldığı bir mesele varsa, orada bir sivil girişim ortaya çıkar.
Yoksulluğun yükünü hafifletmeye çalışan bir dernek, hak ihlallerine karşı duran bir platform, çevreyi korumaya adanmış bir oluşum ya da işsizliğe çare arayan bir vakıf… Hepsi, toplumun yaralarına dokunma arzusuyla doğar.
Zamanla bu sesler, sadece boşluk dolduran değil; toplumsal dayanışmayı örgütleyen, adalet duygusunu tazeleyen güçlü aktörlere dönüşür.
STK’lara dair hikayenin kökleri çok daha eskiye, Aristoteles’in “politike koinonia” dediği, yurttaşların birlikte yaşama iradesine kadar uzanıyor. 1980’lerle birlikte dünya, küreselleşmenin sert rüzgarlarına maruz kalırken, siyasetin geleneksel aktörleri temsil ve güven krizine sürüklenmeye başladı ve bu durum sivil topluma geniş bir alan açma fırsatı verdi.
Sovyetler’in çöküşüyle başlayan yeni arayışlar da bu yükselişe ivme kazandırdı.
Türkiye’de ise sivil toplum tartışmaları 1980’lerden itibaren gündeme gelse de, asıl yükselişini 1990 sonrasında yakaladı; örgütlenme ve hak arama faaliyetleri önündeki engeller kalktıkça hayatın her alanına yayıldı.
Ama bugün sivil toplum dediğimiz olgu, en sade haliyle, bireylerin adalet ve dayanışma temelinde bir araya gelerek devletin uzanamadığı yerlere temas etme çabasıdır.
Sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleriyle birçok sorunun çözüldüğü veya çözümü için bir kamuoyu oluşturduğu tartışmasız bir gerçekliktir.
Ancak bugün, sorunlara yaklaşımlarından kaynaklanan yeni bir meselenin doğduğu da göz ardı edilmemelidir. ‘ Çözümsüzlüğü sahiplenmek ’ olarak ifade edebileceğimiz bu durum, tam da bu noktada karşımıza çıkan temel eleştiri başlığıdır.
Bir sivil toplum kuruluşunun çözüm üretmek hedefiyle gündemine aldığı mesele, zamanla onu ayakta tutan bir enerjiye, hatta varlık sebebine dönüşebiliyor.
Bu noktada paradoks başlıyor: Mesele, çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkıp, yapının kendisini var eden bir kaynak haline geliyor.
Çözüm üretmek yerine, sorunun varlığı örgütün meşruiyetini, görünürlüğünü ve bağış kanallarını besleyen bir araç gibi kullanılmaya başlanıyor.
Öyle ki, gündeme alınan sorunun çözülmesi ihtimali dahi kimi yapıları ürkütüyor.
Çünkü bu, hem meşruiyet zeminini daraltacak, hem de bağış, görünürlük, medya ilgisi ve proje destekleri gibi unsurlarla birlikte siyasi ilişkilerle örülü güç ağlarını zayıflatacaktır.
Bu tür endişelerin etkisiyle de, eskilerin ifadesiyle “esbab-ı mucibesi” olan meselenin çözümü yerine, onun sürekli gündemde tutulmasına hizmet eden bir söylem üretiliyor.
Çözüme dönük adımlar yerini hamasi açıklamalara bırakıyor; bu da sorunu azaltmaktan çok, çözümsüzlüğün canlı kalmasına yol açıyor.
Daha da düşündürücü olan ise, bazı sivil toplum kuruluşlarının bu tavrı bilinçli bir tercih olarak benimsemesidir.
Elbette burada herhangi bir sivil toplum kuruluşunu hedef göstermeyi amaçlamıyorum.
Meselinin tek tek kurumlarla ilgili olmadığını, daha derin ve yapısal bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu belirtmek istiyorum.
Ancak kökleşmiş kimi sorunlara karşı, yıllardır bu alanlarda faaliyet yürüten bazı büyük ve köklü STK’ların tavırlarını tarafsız bir gözle analiz ettiğimizde, bu paradoksun izlerini rahatlıkla görebiliriz.
Çözüme değil çözümsüzlüğe yaslanan söylemler, bazen öylesine ustalıkla işleniyor ki, dışarıdan bakıldığında bir idealin, bir ülkünün savunusu gibi görünüyor.
Oysa biraz dikkat kesildiğimizde, sorunların çözülmesinden çok, varlığını korumasına hizmet eden bir dilin sürekli üretildiğini fark ediyoruz.
Bu da bize gösteriyor ki, örnekleri tek tek sıralamaya gerek kalmadan, sivil toplumun bu çelişkili halini görmek için etrafımıza bakmamız yeterlidir.
Nihayetinde, sivil toplum kuruluşları sadece sorunların farkına varmakla kalmamalı; aynı zamanda çözüm üretme iradesini sürekli canlı tutmalıdır.
STK’lar, bir sorunun çözülmesi durumunda kendi varlıklarının anlamsız kalacağı korkusuna kapılmamalıdır.
Tam tersine, bir sorunun kalıcı çözümünde rol oynamak, o kurumun toplumsal hafızadaki en güçlü mirası olacaktır.
Çözümsüzlüğü sahiplenmek kısa vadede bir konfor alanı sağlayabilir; ama uzun vadede güveni, itibarı ve toplumsal faydayı yok edecektir.
Sivil toplumun en büyük sınavı belki de burada karşımıza çıkıyor: Sorunu yaşatmak mı, yoksa çözmek mi? Gerçek sivil toplum, sorunu yaşatarak değil, çözüme ulaşarak veya çözümü gerçekleştirebilecek birimleri harekete geçirerek yeniden var olmayı başarabilendir.
Yapıcı eleştiri, STK’ların enerjilerini boşa harcamadan gerçek etki yaratabilmeleri için bir rehber niteliğindedir.
Amaç ne eleştiri yapmak ne de kimseyi suçlamak; amaç, var olan potansiyeli doğru yönlendirmek ve toplumsal faydayı en üst seviyeye çıkartmaktır.
İşte bu, sivil toplumun gerçek gücünü ortaya çıkaracak yegâne yoldur.
