Bazı kavramlar vardır ki, sözlükteki tanımları yetersiz kalır. "Vakıf" da bunlardan biridir.
Onu sadece “bağışlanan mal” olarak tarif etmek, bir çınarın gölgesini yalnızca yaprak sayısıyla anlatmaya benzer.
Oysa vakıf; niyettir, vicdandır, vefadır.
O bir medeniyetin kalbidir ve bu kalp, asırlardır bizim topraklarımızda atmıştır.
Ecdadımız vakfı bir servet aracı değil, bir servet imtihanı olarak görürdü.
Herkes gücü yettiğince bir taş koyardı bu hayır kervanına.
Kimisi çeşme yaptırırdı, kimisi sabah namazına kalkamayanları uyandırmak için görevli tayin ederdi.
Kimisi bir köprünün altına gölge düşmesin diye ağaç diker, kimisi kuşlar kışın aç kalmasın diye rızık koyardı pencere pervazına.
İstanbul’da “Miskinler Tekkesi” adıyla bilinen bir vakıf vardı.
Bu vakıf, cüzam hastalığına yakalanmış kimseler için kurulmuştu.
O dönemde bu hastalık sosyal dışlanmaya sebep oluyordu.
Ancak Osmanlı’da bu kişilere "miskin" denir, onları ötekileştirmek yerine sarıp sarmalayan bir yapı oluşturulurdu.
Onlara özel sağlık hizmeti, barınma ve sıcak yemek sağlanırdı.
Bu; bir devletin değil, bir vicdanın fonksiyonuydu.
Konya’da bir başka örnek: “Köpekler için Vakıf.” Bu vakıf, özellikle kış aylarında aç kalan başıboş köpeklerin beslenmesi için kurulmuştu.
Görevliler haftalık olarak dağlara çıkar, et ve ekmek bırakırdı.
