Günlük yaşantımızda koca koca firmaların iflas ettiğini, kapandığını, çalışanlarını ve müşterilerini perişan ettiğini duyarız.
İşe başvurusunda mülkümüzü kiraya verirken, mal alırken; müşteriyken çalışanken Kurumsal kimlik ararız.
Kurumlar/Kuruluşlar birer canlı organizma gibidirler.
Nasıl ki bir canlı doğar, yaşar, ölür; organizasyonlar da öyle… Uzun ömürlü ve sağlıklı olmaları belirli kuralların hayatlarında hakim olmasına bağlıdır.
Bu noktada, hiç önemini yitirmeyen bir kavram olarak organizasyonların kumsallaşması karşımıza çıkar.
İmdi, kurumsallaşmanın efradını cami ağyarını mani bir tanımıyla başlayalım.
Kurumsallaşma: Bir kuruluşun belirli kişilerin varlığından ve keyfi kararlarından bağımsız olarak varlığını ve gelişimini sürdürmesidir.
Kurumsallaşmanın nüvesinde tarih boyunca güven vardır.
Genel de insanlar, buna itibar ederler.
Neyine güven duyarlar: hukukuna, düzenine/ sistematikliğine, öngörülebilirliğine, rasyonelliğine, şeffaflığına, netliğine, tutarlılığına, hesap sorulabilirliğine, etik kodlarına vs… Aslında, kişi bazında da kavram karşımıza çıkar, heva ve hevesine tabi olmayan kurumsallaşmış kişilik karakteri de dost olarak hepimizin tercih nedenidir.
İnsanların, dijital devrimin yaşandığı bu çağda, en fazla güvenilir bir dosta ihtiyaç duydukları da bir vakıadır.
Ülkemizdeki şirketlerin % 95’ınin aile şirketi olduğu, sadece yüzde 30'u ikinci kuşağa, yüzde 12'si üçüncü kuşağa, dördüncü kuşağa geçebilenlerin oranı ise yüzde 3'de kaldığı göz önüne alındığında kurumsallaşmanın önemi ortaya çıkıyor. rasyonel gerçeklikten, hukuk-etik ve bilimsel yöntemlerden uzak, hisse ve hırsa dayalı idare ve kararlarla yönetilen kurumların ömrü kısa olur ki ne yazık ki günümüzde ortalama ömür 25 yıl olarak hesaplanmaktadır.
